Ana sayfa Kültür “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür” 1984 (Kitap İncelemesi)

“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür” 1984 (Kitap İncelemesi)

619
0

“SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

CAHİLLİK GÜÇTÜR” (sf.23)

Neslihan Türkan

İnsanların medeni bir toplumu oluşturup, o ülkeyi yaşanabilir muasır medeniyetler çıtasının da üstüne çıkarabilmesi için gerekli olan üç ana unsur vardır. Bu üç unsura “Altın Üçgen” de denebilir. Bunlar “Düşünce Özgürlüğü, İnanç Özgürlüğü ve Teşebbüs Özgürlüğü”dür. Bu bahsedilen üç özgürlük içerisinden biri bile toplumda yer edinemezse, o toplumda adaletten ve medeniyetten bahsedilemez. İşte George Orwell’in kaleminden çıkıp bizlerle buluşan 1984 adlı bu kitap, bahsedilen altın üçgenin yokluğunda nasıl bir toplum oluşabileceğini gözler önüne seren çok değerli bir distopya örneğidir.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Okyanusya ülkesi, karakterler ve parti tanıtılmakta, ikinci bölümde genel bilgilerden çok Winston ve Julia ilişkisi yer almakta ve son olarak üçüncü bölümde, Partinin karanlık yönü geniş bir yer bulmaktadır.

Orwell kitabın ilk bölümünde yer verdiği bu üç cümlelik parti sloganlarıyla, kitabın eleştirel noktasını ironik bir biçimde ele almıştır. Bu cümleler Parti adı verilen devletin dikte ettiği düşünce sistemleridir. Parti, halkın kendi boyunduruğunda yaşamasını devam ettirebilmek amacıyla bu sloganların ve “Büyük birader seni izliyor” (sf. 20) yazısının yazıldığı milyonlarca posteri şehrin her köşesine astırarak insanlara sürekli izleniyormuş hissiyatı vermektedir.

İlk bölüm, Winston Smith adında bir bakanlık çalışanının gözünden yaşadıkları anlatılmaktadır. Olaylar Okyanusya adında bir kıtada, Havaşeridi 1 denilen bir ülkede geçmektedir. Yıllar önce dünyada çok büyük bir savaş çıkmış ve halen devam etmektedir. Kitapta bu savaşa yönelik çok az bilgiye yer verilmiştir ve bu durum, kitabın içinde bulunduğu distopya ortamına çok iyi katkı sağlamıştır. Okyanusya kıtası dışında kitapta sadece iki ülkeden bahsedilmektedir. Okyanusya’nın savaşta olduğu Avrasya ve barış içinde olduğu Doğuasya, bahsi geçen diğer ülkelerdir. Okyanusya devleti bir ülkeyle savaşta olduğu süre içerisinde diğeriyle barış içerisindedir.




Okyanusya, isimleriyle ters düşen dört bakanlık tarafından yönetilmektedir. Haberler, eğitim, eğlence(!) ve güzel sanatlar(!)dan sorumlu Gerçek Bakanlığı; Savaşlardan sorumlu Barış Bakanlığı; Ekonomi işlerinden sorumlu Varlık Bakanlığı; Yasalardan ve düzenin sağlanmasından sorumlu Sevgi Bakanlığı.

Bu bakanlıklar arasında -kitapta da geçen ifadesiyle- en korkunç olanı Sevgi Bakanlığıdır (sf.23). Bakanlık kendi kurduğu korku imparatorluğu düzenine en ufak bir zarar gelmemesi için elinden gelenden daha fazlasını yapmaktadır adeta. Bu amaç uğruna insanların hata yapma lükslerini bile ortadan kaldırmayı hedefledikleri birimler kurmuşlardır. Toplum içerisinde partiye yeteri kadar bağlı olmayan insanları ihbar etmek üzerine bir sistem kurulmuş ve bu küçük yaştaki çocuklara dahi “casus eğitimi” adı altında empoze edilmiştir. Artık anne babalar kendi çocuklarından korkmaya başlamışlardır. Buna verilebilecek en güzel örneği Orwell, Winston’ın iş arkadaşlarından birinin hikayesiyle vermiştir. Kendi çocukları tarafından “İspiyonlanan” bu adamın tek suçu, uykusunda “Kahrolsun Büyük Birader” diye sayıklamaktır. Böyle bir ortamda insanlar bırakın düşündüklerini söylemeyi, düşünmekten bile korkar hale gelmişlerdir. Bu bahsedilen durum “Düşünce Polisleri” sayesinde hayat bulmuştur. Düşünce polisleri, kitabın bize sunduğu belki de en etkili ve en rahatsız edici oluşumlardan biridir. Düşünce polisleri düşünce özgürlüğü kavramını yok etmekte, insanların kendilerini en güvende hissetmeleri gereken kendi iç alemlerinden bile korkmalarına sebep olmaktadır. Hiç kimse kendi kafasının içinde bile güvende hissedememektedir.

Ülkenin %85’ini oluşturan işçi sınıfına “Proleter” denmekte ve bu zümre çok büyük bir baskıyla yaşamaktadır. Sayıları çok fazla olmasına karşın, insanlar bu katı düzene karşı çıkmamaktadırlar. Hatta bu düzene sıkı sıkıya bağlı, yaşadığı tüm zulme rağmen baş kaldırmaya tenezzül etmeyen büyük bir grup vardır. Romanda bahsi geçen Parsons karakteri de bu grubun içinde sayılabilmektedir.

“Parti’nin varlığını sürdürmesi, Düşünce Polisi’nden bile çok, sorgusuz sualsiz inanan, körü körüne bağlanan böylelerine bağlıydı.” (sf.41)

            Ancak Winston’a göre kurtuluş umudu proleterlerdedir (sf.89). “Bu halk bilinçlenmedikçe başkaldıramazlar ancak başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.” (sf.90) Bu durumun farkında olan parti, halkı uyuşturabilmek, cahil bırakabilmek için ellerinden geleni yapmakta, algı yönetimini çok iyi kullanmaktadır. Gazete, dergi, kitap ve broşürler de dahil olmak üzere bütün yazılı basını ve tele-ekran gibi güçlü bir beyin yıkama aracını elinde bulunduran Parti, çok katı politikalar gütmektedir. Yazılı basında Partinin denetiminden geçmeyen hiçbir yazı yayımlanamamaktadır. Geçmişte yayımlanan haberler, öngörü ve analizler doğru çıkmadıkları takdirde, bütün nüshaları toplatılır ve imha edilir, yerine düzeltilmiş versiyonları arşive alınır. Bu sayede geçmiş her an “güncellenir”, her şey güllük gülistanlık gösterilerek Partinin asla yanılmadığı, aslında tüm gerçeğin baştan sona bu olduğu dikte edilir (sf.59) yani kitaptaki ifadesiyle “çiftdüşün” uygulanır. (sf.54)

“… Parti geçmişe el koyabiliyor ve şu ya da bu olayın hiçbir zaman olmadığını söyleyebiliyorsa, bu hiç kuşkusuz işkenceden de, ölümden de beter bir şeydi. ” (sf. 53)

“Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.” (sf.54)

Tele-ekran adı verilen cihazlardan her evde, her binada vardır ve günümüz televizyonlarından farklı olarak bu cihazlar ortamdaki sesi ve görüntüyü de Düşünce Polislerine aktarabilmektedirler. Bu sayede her an, her saniye izlenen bireyler Partinin dikte ettiği düşünce sistemine aykırı tek bir hamlede bile bulunamazlar.

Tele-ekran kavramının kitapta ayrıntılı bir role sahip olması, hikayenin kurgusu açısından çok önemlidir. İlk olarak ekranlar bütün odayı görebilecek şekilde konuşlandırılmışlardır ve ekranlar, sesi kısılabilir ancak tamamen kapatılamaz şekilde, Düşünce Polisinin istediği zaman istediği insanların evlerini gözleyebilmesi için tasarlanmışlardır. Bu ekranlardan, Gerçek Bakanlığının hazırladığı programlar günlük olarak verilmektedir. Bunlar arasında bahsedilmeyi en hak eden program “İki Dakikalık Nefret” programıdır. Adından da anlaşılacağı üzere sadece iki dakika süren bu yayın, insanlara Okyanusya ülkesinin düşmanlarına karşı müthiş bir nefret duygusu empoze etmektedir. Her yayında farklı bir düşman verilirken, hiçbir yayında değişmeyen ve nefret odağı haline getirilen tek bir kişi vardır; Bir zamanlar Parti üyesi olan ve belki de Büyük Birader’den bile daha yüksek rütbeye sahip, ancak “Düşünce Özgürlüğü” gibi “saçma” bir fikirle Partiye ihanet eden Emmanuel Goldstein.

Kitapta insanların nasıl tek bir nefret etrafında kolayca buluşabildiğini gördüğümüzde, bu bize çok da abes gelmemektedir. Çünkü insanların tek bir kavramı sevmelerini sağlamak, tek bir olgudan nefret etmelerini sağlamaktan daha zordur. Orwell kitabında bu düşünceyi kanıtlarcasına bir kurgu işlemiştir. İnsanların nefret duygusuyla nasıl “koyun” gibi yönetildiği, önlerine sunulan bilgileri ne kadar saçma olursa olsun, hiç sorgulamadan kabul ettikleri ve Partinin kimi sevip kimi sevmeyeceklerini dahi belirliyor olması, acı ama gerçekçi bir durumdur.

Toplumların kişiliklerini belirleyen, değişken ama süreklilik arz eden bazı kavramlar kitapta zıtları ile var olmuşlardır. Dil, kültür, aile, milli değerler..vs gibi. Bu kavramlar toplumdan topluma değişkenlik gösterebilirler ancak bu değişikliklere rağmen her toplumda mutlaka vücut bulurlar. 1984 romanında ise bu düşüncenin tam tersine şahitlik etmekteyiz. Toplumun en küçük birimi olan aile kavramı parti tarafından ortadan kaldırılmış ve aileye duyulan sevgi, partiye duyulan fanatikliğe dönüştürülmüştür. İnsanların evlenmek için partiden onay almak zorunda oldukları, birbirini seven iki insanın ise evlenmelerine kati surette izin verilmeyen bir sistem oturtulmuştur (sf.85). İnsanlar sadece “partiye olan görevlerini” (sf.87) yerine getirmek için evlenir hale gelmişlerdir, ki bu görev partiye yeni üyeler kazandırmak olarak görülen çocuk yapmaktır (sf.86). Çocukları olan aileler bile kendilerini güvende hissetmemekte, çocuklar anne-babalarına saygı ve sevgi duymamaktadır. Onları sadece yetişkin olana kadar katlanmak zorunda kaldıkları “oda arkadaşları” gibi görmekte olan çocuklar, ailelerin en büyük denetçisidirler. Ailelerinde partiye karşı en ufak bir yanlış görseler, bunun ihbarcıları olmaktan ve anne-babalarının tutuklanışını izlemekten büyük zevk duymaktadırlar. Nitekim Orwell çocukların davranışlarına romanda;




“…Çok geçmeden büyüyüp insanları yiyecek olan kaplan yavrularının oyun oynamasına benziyorlardı…”  (sf.42) ve,

 “En kötüsü de, Casuslar gibi örgütler aracılığıyla sistemli bir biçimde, başına buyruk küçük vahşilere dönüştürülmüş olmalarına karşın, Parti disiplinine en ufak bir baş kaldırma eğilimi göstermemeleriydi.” (sf.43) cümleleriyle yer vermiştir.

Romanda Partinin kullandığı ve herkesi kullanmaya zorladığı “Yenisöylem” dilini tek başına incelediğimizde bile 1984 distopyası hakkında oldukça derin bilgi edinebiliriz. Biliyoruz ki dil, toplumların kültürünü ve karakterini yansıtır. Bu bağlamda, yenisöylem adıyla geçen bu yeni dilin çok basit bir karakteri yansıttığını söyleyebiliriz. Kültürden ise bahsetmek (dil bağlamında) imkansızdır. Burada asıl dikkat etmemiz gereken, dilin yavaş yavaş nasıl asimile edildiği noktasıdır. Çünkü dil, herhangi bir yasayla birden değiştirilebilecek bir kavram değildir. Öncelikle içi boşaltılmış -ki romanda aynen bu şekilde bir yol izlendiğini görmekteyiz- , sonrasında ise dile zenginlik katan kelimeler çıkartılıp yerine basit, donuk ve tek anlamlı, tabiri caizse “mekanik” kelimeler yerleştirilmiştir.  Bu uzun vadeli operasyon sonucunda insanlar, kelimelerin ikinci anlamlarına bile ihtiyaç duymayan, sanatsız, zevksiz, donuk birer robot haline getirilmişlerdir.

Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşünce suçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.” (sf.72)

             Bu noktada, bu sahneye çok da fazla uzak olmadığımızı düşünmekteyim. Çünkü dilin asimile olup toplumu bu minvalde şekillendirdiğine yakın tarihte de şahit olmuştuk. Toplumda yer bulan genel kanaatin aksine, toplumlar dili değil, dil toplumları şekillendirir. Bu yüzden romanda da Parti değişime ilk olarak dilden başlamış ve bunun için uzun vadeli planlar hazırlayıp sabırla uygulamıştır. Eserin olay örgüsü ve kurgusu incelendiğinde, bahsedilen bu durum ayan bir şekilde görülebilmektedir.

Kitabın olay örgüsünü incelediğimizde, baştan sona ustaca kurgulanmış bir eserle karşı karşıya kalmaktayız. İlk bölümünde bizlere genel bilgileri ve karakter tanımlarını yapan Orwell, ikinci bölümde düğümleri atmış, bunu yaparken de yapmacıklıktan ve farazilikten uzak bir yöntem kullanmıştır. İlk bölümden başlayarak yavaş yavaş artan öfke duygusunu yönlendirmeyi başarmış, okuyucuyu empati yapmaya itmiştir. İkinci bölümde ilk bölüme nazaran daha dar bir kapsamda olan olayları okumaktayız, Winston ve Julia’nın ilişkisi, ilk bölümde toplum düşmanı olarak lanse edilen Goldstein’ın kitabının ayrıntıları ve felsefesinin verilmesi, Winston’u isyan etmeye iten sebepler..vs gibi olaylar ikinci bölümde genişçe yer bulmaktadır. Bu bölümde okuyucuyu şaşırtan diğer bir özellik ise, Winston gibi düşünen ve buna uygun hareket eden başka insanların da varlığından haberdar olmaktır. Bu durum umut vadeden bir gelişmedir ve kitabın ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkabilecek sürprizlere karşı dönüm noktasıdır.

Felsefi mesajlar açısından çok zengin bir kitap olan roman, içerisinde kurguya yerleştirilmiş minik taşlar barındırmaktadır adeta. Orwell Kapitalizmi çok ciddi bir şekilde eleştirirken, kendi yazdığı sistemi de okuyucularının eleştirmesini sağlamaktadır. Bunu bizlere Winston’ın gözünden yansıtmaktadır, Winston çocuklara yönelik bir tarih kitabını okurken karşısına şu cümleler çıkmıştır: “Bu dünyada ne varsa hepsi kapitalistlerindi, herkes de onların kölesiydi. Tüm topraklar, tüm evler, tüm fabrikalar ve tüm para onlarındı. Onların sözünü dinlemeye görün, ya hemen hapsi boylar ya da işinizden olur ve aç kalırdınız.” (sf.93) Günümüze ışık tutan bu cümlelerin yıllar önce yazılmış olması, yazarın ne kadar ileri görüşlü birisi olduğunu gözler önüne sermiştir. Kapitalizm eleştirisinin kurgu içerisinde, çocuk kitaplarında veya Winston’un hatıralarında verilmiş olması, bu sistemin günümüzde de halen bu şekilde devam ettiğini görmemize engel olmamış, aksine bu cihette vurucu bir gerçeklik kazanmıştır. Ayrıca Orwell, kapitalizmi yererken, kurgunun dayandığı komünizm sitemini övmemiş, aksine iki sistemi de farklı kulvarlarda eleştirerek idealin tam tersi bir olgu oluşturabilmeyi başarmıştır.

Şahsen benim, kitabın en can alıcı ve etkileyici bulduğum kısmı üçüncü bölümdür. İkinci bölüm, Winston ve Julia’nın partinin dikte ettiği düşüncelere karşı gelmesi ve kendilerine yandaş olarak O’Brien’ı bulmuş olmaları üzerinde akmaktadır. O’Brien yüksek rütbeli bir iç parti üyesidir ve Winston’a Goldstein’ın manifestosunun yazılı olduğu kitabı vermiştir. Her ne kadar gerçekleri öğreniyor olsalar da Julia bu konuda isteksiz davranmış ve okuyuculara Winston ve Julia arasındaki farkları, ikisinin de isyan etmekteki asıl motivasyonunu göstermiştir. Üçüncü bölümde ise, O’Brien tarafından ihanete uğrayan Winston ve Julia, düşünce suçlusu olarak tutuklanıp Sevgi Bakanlığına götürülmüşlerdir. Orada çeşitli işkencelere maruz kalan Winston 101 numaralı odada uğradığı işkencelerle birlikte bir takım gerçekleri de öğrenmiştir. O’Brien Goldstein diye birinin olmadığını, isyana meyilli yurttaşların tespiti ve geri kalan yobazların bir arada kalmasını sağlamak amacıyla “uydurulduğunu” veya “çarpıtıldığını” anlatmıştır. “Seni alt ettik, Winston. Perişan ettik seni. Bedeninin ne hale geldiğini gördün. Zihnin de aynı durumda. Onurun ayaklar altına alındı…”(sf.301) Yaşadığı işkence dolu günlerden sonra Winston salıverildiğinde görüyoruz ki, Parti kendisine karşı gelen düşünce suçlularına işkence ederek, düşüncelerini de değiştirebilmektedir. Oturduğu kahvede 2+2=5 yazan ve içinden gelerek Büyük Birader’i sevdiğini fark eden Winston, okuyuculara karamsar bir sonla veda etmektedir.

Düşünce suçlularını tutuklayıp onlara “düşündükleri” için ceza veren bu sistem, karşısında durulamayacak kadar güçlüdür ancak bu güç pamuk ipliğine bağlıdır. Kitabın başından sonuna kadar kendini yer yer hissettiren tek bir fikir vardır, eğer bu insanlar bağnazlıkla partiye bağlı olmasalar, proleterler medya yoluyla uyutulmasalar, çeşit çeşit yalanı önlerine koyulduğu gibi kabul etmeseler ve haklarını aramaya, seslerini çıkarmaya başlasalar, bu paslı çark yığını dağılacak, insanlar özgür olacaktır. Ancak gerek Partinin, gerekse de partiye sıkı sıkıya bağlı yobaz toplumun baskıları ve insanların kolektif bir birlik oluşturmayı reddetmesiyle birlikte, bu sistem çarkları dönmeye devam etmekte, insanları da altında ezmektedir.

” İçine giremezler,” demişti Julia. Ama adamın içine de girebiliyorlardı işte. O’Brien, “Burada başına gelenler sonsuza dek sürecek,” demişti. Doğruydu.” (sf.319)

1949 yılında yayımlanan ve şu an dahi okunduğunda, günümüzden kesitlerle karşılaşabildiğimiz bu eser, her asırda okunması ve ders çıkarılması gereken bir başyapıttır. Romanda açıkça veya üstü kapalı bahsedilen, ve bazen de simgelerle anlatılan birçok konu halen evrenselliğini korumaktadır. Aile, toplum bilinci, özgürlük, bireysel hak ve özgürlükler, manipülasyon, algı yönetimi gibi kavramlar ince ince işlenmiş ve okuyucunun zihnine ulaşabilmeyi başarmışlardır. Ayrıca distopik bir konusu olduğu bilinmesine karşın, okuyucuda iyimser bir son temayülü oluşturmuştur. Kitabın sonuna gelindiğinde ise bu iyimser temayül, yerini karamsarlığa bırakırken okuyucuyu daha fazla düşünmeye itmiştir. Çünkü gerçekten karanlıkta olanlar küçücük bir ışıkla aydınlanabilir ve bu konjonktürde o küçücük ışık, birlik olup zalim ve baskıcı yönetimi devirebilecek olan proleterler, yani halktır.






“1984”

Çeviren: Celal Üster

Can Yayınları, 350 s.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here