Ana sayfa Kültür Kaz Dağı: Sarıkız’ın hikayesi

Kaz Dağı: Sarıkız’ın hikayesi

110
0
İnsanın başını döndüren hikayeler, söylendikçe büyüleyen efsaneler, her biri mücevher kıratında şiirler yüzyıllardır gönül bahçemizde çiçeklenir de, ne dinlemekten ne de söylemekten yoruluruz. Anlatılan bizim rüyamızdır nihayetinde. Aşkıyla, öfkesiyle var olmuş, gökkubbenin altında hep özlenen âlemin, taptaze soluğu olarak kalmak için , yüce dağların doruklarını mesken tutmuştur.
Arif KEVENOĞLU
Bu hafta, bir düşün peşinde rotamızı Zeus’un doğumuna, Afrodit’in güzelliğinin taçlanmasına, Hasan’ın aşkı uğruna canını suya katışına, Sarıkız’ın Hak yolunda yükselişine şahitlik etmiş Kaz Dağı’ndayız.
Balıkesir Dağcılık Kulübü’nün organize ettiği, bu yıl 5.si düzenlenen “Dağcılık Şenliği” için düştük yola. Bu tecrübeyi, doğayı can-ı gönülden seven, değerli dostlarım Resul Mutlu ve Serpil Satır ile yaşayacağız.
İlk durağımız Güre. Akçay ile Altınoluk ilçeleri arasında yer alan bu mütevazi kasaba, koynunda ısıttığı şifalı suları ile yıl boyunca düğün evi gibi. Eteğinde eğleştiği Kaz dağının bereketli sularıyla yeşillendiği için tertemiz havası ile gönle ferahlık bahşediyor. Burada biraz soluklanıp, kamp alanı olarak belirlenmiş olan, Güre’ye 3 km mesafedeki Kavurmacılar köyüne geçiyoruz. Her iki yanımızı saran, devasa çam ağaçlarının nöbetleştiği bir yolu takip ediyoruz. Kaz dağı, asıl güzelliğine alıştırmak için burayı girizgah yapmış belli ki. 10 dk’lık bir sürüşten sonra köye ulaşıyoruz. Rengarenk çadırları, flamaları, sandalye başı sohbetleri, olmazsa olmaz hamakları, semaverde demlenen orman kokulu çayları ile Türkiye’nin farklı illerinden dağcılar çoktan yerlerini almış bile. Çadırlarımızı, zeytin ağaçlarının baş üstünden bakan, bir yanı Kaz dağı doruklarına diğer yanı körfeze bakan bir noktaya kuruyoruz. Yol yorgunluğunu böyle bir manzaraya karşı sıcacık muhabbet aromalı çayla gidermenin hazzını anlatmak, köre beyazı tarif etmek kadar zor.
Kavurmacılar köyü, Sarıkız efsanesinin doğduğu köy. Rivayet o ki; Sarıkız ve babası burada yaşarmış. Annesi o henüz küçükken ölünce,bir hane iki baş hep destek çıkmışlar birbirlerine. Babası Hac hayalleri kura dursun,Sarıkız eline geçeni biriktirir olmuş. Önüne katıp dağ yamaçlarına götürdüğü kazlarına anlatırmış halini. Onun ahvalini de bu yüzden en iyi kazları bilirmiş. Gün olmuş, zaman akıp geçmiş, Sarıkız babasının gönlünü hoş edecek haberi vermiş. Yıllardır ayrılmayan iki can, Kabe yollarında hasrete râm olmuş. Onlar ayrılığın gamını içe dursun, köydeki talipleri Sarıkız’a göz koymuş. Fakat ne ettilerse ikna kapısını açtıramamışlar. Ee, insan çiğ süt emmiş, çatal dilli kara kalpliler kuytu köşelerde zehrini zerk etmiş. Sonunda köy halkı bu güzelliğe hayatı dar etmiş. Tam da o günlerde babası misk ü amber kokusu üstünde vuslata gelmiş. Gelmiş amma kara kazanı kaynar bulmuş. İftira tohumu koca ağaç olmuş. Batasıca âdet yerini bulsun diye önüne Sarıkız’ın canı konmuş. Kıyamamış baba yüreği. Bir iki kaz alıp canının pâresini Kaz dağının bağrına koymuş. “Gayrı köye gelme” diye de gözü yaşlı eklemiş. O günden sonra, kanlı diller lâl olmuş. Baba yüreği kurumuş, yaşamaz olmuş. Hasret ateşi yakınca dayanamamış kızının yolunu tutmuş. Onu Kaz dağının zirvesinde bulmuş. Öpmüş, koklamış; iki can yeniden hemhâl olmuş. “Vakit erişti, abdest alayım.” demiş kızına,Sarıkız’ı bir elinin avucundan tuzlu su, diğerinden tatlı su akıvermiş. Anlayacağınız bizim kız İlahi sırrını ifşa etmiş. Tam da bu anda boz bir bulut inip Sarıkız’ı varken yok etmiş. Babası pişman olmuş amma iş işten geçmiş. Günlerce divâne gezmiş. Sonunda bir tepenin üstünde vefat etmiş. O tepeye “Baba tepe” , bulutla giden erenin tepesine de “Sarıkız tepe” denir olmuş.
Derler ki, Sarıkız kendisine atılan iftiradan dolayı köyüne beddua edesiymiş, “hâneleri kurusun” diye söylenir imiş. Baba- kız yaradana emaneti verince, Kavurmacılar’a bir haller olmuş. Evlerin ışığı tek tek sönmüş, sonunda köyde kimse kalmamış, köy de viraneye dönmüş.
Bugün Kavurmacılar köyünde, o günden kalma minare, bir de yıkık bir hâne var. Sonradan köy sit alanı ilân edilmiş. Şimdilerde bir kaç villa yükseliyor köyün yamaçlarında. Bunların dışında köyde yaşayan yok. Belki de Sarıkız’ın ahı hala dinmemiştir.
Akşam erkenden çadırlarımıza çekiliyoruz. Henüz gün ağarmadan tırmanış için bir araya geleceğiz çünkü. Üstümüzde milyarlarca kandil, güneşe nazire yapan bir dolunay, onun ışığıyla yakamozlanan körfez suları, ardımızda gece şalına bürünmüş Kaz dağı varken uyumak… Huzurun tanımı budur.
Sabah 05.00’te tırmanış için hazır olarak toplanıyoruz. 70 kişilik dağlara gönül vermiş doğa sevdalıları, aynı heyecanın yolcuları şimdi. Köyün hemen yayından kıvrılarak ormana dalan patikayı takip ediyoruz. Ay gök yüzünün tahtında hükmünü sürerken, karaçam ormanının içine doğru yol alıyoruz. Kafa lambalarının hareket ettikçe raks eden ışığı, ateş böceklerini andırıyor. 200 metreden başlayan tırmanış, 1600 metre boyunca devam edecek.
Her adımda Sarıkız’ı düşünüyorum. Yapayalnız, kocaman ormanın ortasında güvercin adımlarıyla, dik yamaçlardan sonra soluklanmasını, kazlarından birini kucağına alıp, göz yaşları ile köyün ışıklarını izlemesini. Şimdi biz, 70 ateş böceği, onun ayak izlerine basıp ışığına yürüyoruz. Suyunu yitirmiş bir dereden geçip, rampayı tırmanınca karaçamlar yerini gürgen ve kestaneye bırakıyor. Şimdi rakım 600’lerde. Daha 1000 metrelik tırmanış var önümüzde. Yükselti arttıkça, dağın sert yanı kayalar belirmeye başlıyor. Asıl beklediğim ise, Kaz dağının öz evladı Göknarlar. Bu heybetli ağacın, bir türü sadece burada yetişiyor. Bu nadide güzelliği görecek olmak harika bir duygu. Ancak bunun için zirvenin hemen altını beklemem gerekecek. Zirvenin gürgen yapraklarını titreten soluğu, günün ağarmaya başlayan renk cümbüşü ile birleşince Olympos tanrılarının neden burayı mesken tuttuğunu daha iyi anlıyorum. Zamanla bu kadar uyumlu hareket edebilen,rengini,kokusunu güne geceye ayrı sürünen, hem sabit görünüp hem devr-i devran eden çok az dağ vardır. Güneş gölgenin mahremini elinden almaya başladığında, derin bir vadinin acımasız güzelliği karşılıyor bizi. Öyle bir yerdeyiz ki, Kaz dağının sabahın sisiyle duvaklı zirveleri, yarım adanın tüm körfezi sahne almış durumda. Zeus, Truva savaşını bu noktadan izlemiş olmalı. Tabiat üstü bir tabiat insanı hayretle karışık, bu var oluşun karşısında korkuyla yüzleştiriyor.
Artık zirvenin altındayız. Sarıkız’ın hatırası 200 metre yukarıda. Ancak önce oldukça dik bir eğime rağmen göğe uzanan, Kaz dağı göknarını selamlamak istiyorum. Zirvenin hemen altında yüzlerce yıldır gururla bu dağa muhafızlık yapıyor.
Bir dağın zirvesine çıktığımda çoğu zaman geriye dönüp bakar ve sınırları zorlamanın hazzını yaşarım. Fakat burada, Sarıkız zirvede , gözümü alamadığım şey, “kaz duvarı” denilen ve Sarıkız’ın kazları kaçmasın diye taşlarla inşa ettiği yapı. Bir efsanenin dokunabildiğim gerçeği. İnanılmaz bir his bu. Hikâyenin sonunda, sonsuzluğun başındayım. Geriye dönüp bakıyorum. “Baba tepe” orada. Hala utangaç ve mahzun hasretini gözlüyor.
Neye inanıyorsak, O’yuz. İyilik, kötülük bir kavramdan çok, hayatı algılama şekli. Filmin sonunda zihinlerde hep kahramanlar kalıyor. Kavurmacılar’dan hiçbir iz yok bugün. Oysaki, Sarıkız hâlâ asâletiyle ve cazibesiyle ilgi çekmeye, yaşamaya devam ediyor. Doğanın binbir yüzü, her buluşmada ruhumuzu terbiye etmek için bekliyor.
Doğayla dost olun, takipte kalın. @mavikedi35




BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here